Masal gibi bir düğün...
Ayşe Aydın
Melis Dedeoğlu, 27 yaşında, New York’ta Uluslarası Pazarlama ve Reklam okumuş, modacı Peter Som’un yanında tasarımcılık yapmış ve Assouline Reklam Ajansı’nın yaratıcı departmanını yönetmiş, dünya vatandaşı genç bir kadın. Kendisini google’ladığımda NYpost’un moda sayfasında resmi çıkıyor. O kadar tarz sahibi bir tip. Biraz da Gwyneth Paltrow’a benzetiyorum onu. Zarif, muzip ve seksi... Magnus Bischofberger İsviçreli, 28 yaşında, dünyanın en ünlü sanat taciri ve koleksiyoncusu Bruno Biscofberger’in oğlu. Bruno, Andy Warhol’un yakın dostu ve 19 yıl boyunca Warhol’un eserlerini dünyaya satan kişi. Magnus doğduğunda Bruno, Andy Warhol’den oğlunun vaftiz babası olmasını rica etmiş. Warhol de onu kırmamış. Magnus’un ikinci evi Warhol’un ölümüne kadar yaşadığı New York’taki eve olmuş. Dolayısıyla Magnus sanata, mimariye, tarihe çok meraklı genç bir adam. Oxford Üniversitesi Felsefe ve Tarih bölümü mezunu... Babasının sergilerinin küratörlüğünü yapıyor, fotoğraf çekmekten hoşlanıyor.
Tanıştıkları anda hayatları tamamlanıyor
Bu iki sıra dışı gencin yolu ortak arkadaşları Jennifer Tan sayesinde kesişiyor. Jennifer aslında çok uzun yıllardır Melis ve Magnus’u birbirine yakıştırıyor ve onları tanıştırmak istiyor ama dünyayı gezen bu iki insanı aynı kıtada yakalamak dahi mümkün olmuyor. Bir gün Melis ve Jenny Berlin’e tatile gidiyor. Magnus seyahatte ama arkadaşlarına otel yerine, onun evinde kalmalarını öneriyor. Melis, hiç tanışmadığı bu adamın evinden etkileniyor önce... Kütüphanesindeki kitaplardan, duvara asılı tablolardan, salonda duran dünyanın çeşitli yerlerinden toplanmış küçük objelerden... Kendine yakın hissediyor. Tatil dönüşü Magnus’a bir teşekkür mesajı atıyor. Magnus da yakın zamanda İstanbul’a geleceğinden bahsediyor. E, Türk misafirperverliği... Melis hemen diyor ki, “O zaman lütfen otelde kalma. Benim evimde kal.” Magnus kabul ediyor. Melis sadece bir “Merhaba” demek, evin anahtarlarını vermek için Magnus’un eve gelmesini bekliyor. Çantası kapıda... Ama o çantayı alıp çıkamıyor. Tanıştıkları anda hayatlarının eksik ve en önemli parçası tamamlanıyor. Birkaç hafta sonra, Melis Berlin’e taşınıyor ve biliyor ki “Bu kişi, o kişi!” Bir yıl sonra da evlenmeye karar veriyorlar.
Düğün mekanındaki müthiş karnaval havası...
Geçtiğimiz hafta, Berlin’e 45 dakika uzaklıktaki Postdam şehrinde gerçekleşen düğüne, biz kız tarafı olarak davetliydik. Melis’in teyzesi yönetmen ve senarist Gül Oğuz ve eniştesi Most Production’ın sahibi Mustafa Oğuz, bizim can ciğer dostlarımız. Düğünün Berlin’de olacağını öğrenince önce çocukları bırakıp gidemeyeceğimizi düşündük. Sonra da “Hayatın tadı bu küçük kaçamaklar ve aile kadar yakın dostların mutluluğunu paylaşmaktır” diyerek LCV’yi yaptırdık. İyi ki de yaptırmışız. Ben böyle güzel ve masal tadında bir düğün görmedim. Yanlış anlamayın, memleket düğünlerinde sıkça rastladığımız şatafattan eser yok. Sadece ormanlık arazide yer alan, 100 yıllık metruk bir malikanenin göle kadar uzanan geniş bahçesini “Alis Harikalar Diyarı’nda...” konseptinden yola çıkarak süslemişler o kadar... Düğünleri de renkli kişiliklerini, aşklarını yansıtsın istemişler ve mekanda müthiş bir karnaval havası yaratmışlar.
Davetliler arasında fes takan da çarık giyen de vardı
İlk şaşkınlığımı davetlileri görünce yaşıyorum. Özellikle erkekleri... Kırmızı saten takım elbise giyeni de var, fes takıp çarık giyeni de... Kızlar, ayrı bir seyirlik. Örümcek ağından mini elbise giyen marjinale bakarken, gözüm kafasına papatya tacı takmış, uzun elbiseli peri kızına kayıyor. İnsanlardan gözümü alamıyorum, o kadar güzeller! Neyse ki klasik düğün kıyafeti giymiş bizleri de düşünmüşler. Sarı, kırmızı, pembe fötr şapkalar, çiçek taçlar, pembe papyonlar tüm davetlilere dağıtılıyor. Böylece herkes karnaval karakteri havasına bürünüyor. Evin girişinde “Hoşgeldin” kokteyllerimizi yudumlarken, ellerinde çiçekler taşıyan 9-10 kadar küçük çocuk bizleri çağırıyor, onları takip etmemizi istiyor. Dar patika yollardan geçip, göl kıyısına vardığımızda gerçek olamayacak kadar güzel bir manzarayla karşılaşıyoruz. Dalları gökyüzüne uzanan ağaçlardan rengarenk çiçekler sarkıyor. Sonradan öğreniyorum ki, Melis ve arkadaşları bu çiçekleri elleriyle yapmışlar. Bir ton kağıt alıp, beş-altı kişi bir hafta boyunca uğraşmışlar.
Bahçe İsviçre ve Türk bayrakları ile süslenmiş
Pembe halının ucunda önce frakı ve fötr şapkasıyla damat ve annesi gözüküyor, birkaç dakika sonra Alaia gelinliğiyle kuğu gibi süzülen Melis ve babası... Yakın arkadaşlar ve aile fertleri konuşmalarını yaptıktan sonra Melis ve Magnus yeminlerini ediyor. Düğün değil, bir ayin sanki... Bu dünyaya ait olmayan kutsal bir yerde, iki insanın aşkına tanıklık ediyoruz. Tören bitiminde göl kıyısında şampanya ikramı yapılıyor. Melis ve Magnus burayı İsviçre ve Türk bayrakları ile süslemiş. İnsanlar salıncaklarda sallanıyor, piknik banklarına kurulmuş sohbet ediyor. Burada soyunma kabinleri dikkatimi çekiyor. Meğer gençler günün ilk ışıklarıyla göle girecekmiş. Şahane!
Hayatımın en unutulmaz gecelerinden biriydi
Bir sonraki aksiyon, taze evli çifte dileklerimizi yazdığımız kartları, balonların ucuna bağlayarak gökyüzüne uçurmak oluyor. Bu aslında bir İsviçre geleneğiymiş. Kartın bir yüzüne basit bir hediye, mesela “bir şişe viski” ve diğer yüzüne de evli çiftin adresi yazılırmış. Kapısının önünde bu kartı bulan kişi, taze evlilere hediyeyi yollarmış. Ama Melis ve Magnus hediye yerine, onlar için olan iyi dileklerimizi gökyüzüne bırakmamızı istiyorlar. Biz de öyle yapıyoruz. Sirk çadırında akşam yemeği, pamuk helva ve elma şekeri ikramı derken, saatler gece yarısını gösteriyor. Bahçenin başka bir bölümüne geçiyoruz bu sefer... Ayaklı abajurlardan süzülen loş bir ışık, kırmızı josefin koltuklar, eski tip bir bar, dj kabinin üstünde dev bir disko topu. Sanki altmışlı yılların kitch bir gece kulübündeyiz. Tam “Artık kalkalım” dediğimiz anda kendimizi çılgınca dans ederken buluyoruz ve aynı mekanın içinde dönüp durduğumuza inanamıyoruz. Bir ara Melis’i kolundan tutuyor ve soruyorum: “Nasıl organize ettiniz bu düğünü Allah aşkına? Organizasyon şirketiyle mi çalıştın?” “Yok” diyor, “Buralarda organizasyon şirketi filan yok. Her şeyi kendimiz yaptık.” “Nasıl kendiniz yaptınız?” diyorum daha da şaşırarak... Anlatıyor: “Biz parlak renkleri seven bir çiftiz. Evimiz pembe... Bu mekan bizim evimiz olsa, nasıl döşerdik diye düşündük. Bir karnaval havası yaratmak istedik. Berlin’de çok büyük bir film endüstrisi var. Buradan filmlerde kullanılan mobilyaları, abajurları, barı kiraladık. Bazı objeleri de evimizden getirdik.” “Peki ne hissediyorsun şu anda?” diye soruyorum. “Bulutlarda uçuyorum. Adrenalin patlaması yaşıyorum. Tüm bu detayları haftalarca planladık. Ama insanlar gelince bambaşka bir şey oldu. Hayatımızın en muhteşem gecesi...” diyor. Ne diyeyim, benim hayatımın da en unutulmaz gecelerinden biriydi. Güzel bir düğün yapmak için çok para harcamak yerine, tarz sahibi olmak gerektiğinin en güzel kanıtıydı. Melis ve Magnus’a kendileri kadar renkli bir yaşam dileğiyle... |