| |
Sınırlarımızı belirleyelim! |
Amerika’da okumaya başlayacağım sene, ben ve benim gibi yabancı öğrencileri okula bir hafta önceden çağırmışlardı. Kampüste ‘Orientation’ dedikleri bir hafta geçirecektik; Amerika’daki yaşama dair bilgiler alacak, okulumuzu tanıyacaktık G�ne� Mutlu Mavituncal�lar
|
‘Orientation’ın ilk ders konusu kültürel farklılıklarla baş etmekti. Japonlar, birkaç Türk, oldukça fazla Hintli, Pakistanlı ve tek tük Avrupalı’nın olduğu bir salonda bize ilk iş ‘sınırlar’dan bahsetmeye koyuldular. İçlerine kapanık bir toplum olan Japonlar, ya da Avrupalılar değildi elbette bu konunun muhattapları. Bizlerdik.
Konuşmayı yapan profesör, Amerikalılarla ilişkilerimizde özel hayatlarına saygı duyup gereksiz sorular sormamamız gerektiğini, onları selamlamak için öpmememizi, konuşurken fazla yaklaşmamamızı ve de alışveriş merkezlerinde şirin gördüğümüz bebekleri asla ve asla sevmeye kalkışmamamızı öğütledikçe, utancımdan yerin dibine giriyordum.
Biz bu kadar sınırlarını bilmez insanlar mıydık? Özel hayata saygıdan haberimiz yok muydu? Bebek sevmenin sınırlarını, fiziksel mesafeyi doğru ayarlamayı bilmiyor muyduk? O gün o konuşmalar karşısında çok utanmıştım. Bu konuşmalara muhattap olduğum, birileri beni ve dahil olduğum gruptaki insanları bu konuda uyarma ihtiyacı duyduğu için. Acaba Amerikalılar biraz önyargılı mı davranıyordu? (O zamanlar henüz 9/11 olmamış, Amerikalılar’ın fobileri tavana vurmamıştı.)
Amerika’da sınırlarımı bilerek, ama bir o kadar da derin, yakın arkadaşlıklar kurarak geçirdiğim 5 yılın ardından Türkiye’ye döndüğümde ise ‘sınırlar’ konusunda sandığım kadar prensipli olmadığımızı gördüm. İş ortamlarında son derece özel meseleler konuşuluyor, ötesinde sorgulanıyordu. İnsanlar rahatlıkla ne kadar para kazandığınızı, ne kadar kira verdiğinizi, evinizin kendinizin mi kira mı olduğunu sorabiliyorlardı. Flört eden çiftlere ‘evlilik ne zaman?’, evli çiftlere ise ‘bebek ne zaman?’ sorusunu sormak, ‘saat kaç?’ demek kadar normal gözüküyordu. Komşular ‘bir ihtiyacın olursa buradayım’ mesajı vermekten ziyade, ‘ben akraban sayılırım, her şeyini bilmeliyim’ baskısı kuruyordu sanki.
Bu duruma adapte olmam uzun sürdü. Sıcaklık güzel bir şeydi ve kültürümüzün bir parçasıydı, ama ‘burun sokma’nın, üsturupsuz davranmanın bana göre medeni davranışta yeri yoktu. Sınırların olduğu bir özel yaşamla insan yakınlığının güzel yanlarını alıp, birleştirmeli, tahammül sınırlarımı ona göre belirlemeliydim.
Her şeye rağmen, her madalyonun iki yüzü olduğu gibi, sınırsızlığın diğer yüzünün de dostluk, anaçlık ve sıcaklık olduğunu düşünüyorum. Şu günlerde televizyonda sıkça yayınlanan çorba reklamındaki annelerin kocaman oğullarının ofislerinde yakalarını düzeltmeleri ‘sınırsızlığa’ örnek olsa da, bir yandan da Akdeniz insanının, Anadolu insanının sıcaklığının, anaçlığının göstergesi. Sınırlarına çok sadık Amerikalılar’ın annelerini bırakın çocuklarının ofislerinde görmek, üniversiteyi bitirdikten sonra maddi veya manevi bir yardımlarını görmek zordur.
Tüm bu davranış biçimleri elbette toplum yapılarına, coğrafyalara ve sosyo-ekonomik durumlara bağlı. Tek göz evlerde, kocaman ailelerle bir kap bulgurun mutlulukla paylaşıldığı kültürümüzün şehirlileşmiş insanlarının, onları hiç ilgilendirmeyen konulara ‘burunlarını sokmaları’, son derece doğal bir sonuç olarak değerlendirilebilir.. Sınırların belirsizliği; bir yandan kültürümüzün sıcaklığını perçinleyen bir özellik. Öte yandan, madem gelişmek, ‘Batılı’ tarafımızı kucaklamak istiyoruz, o zaman insanların özel hayatlarını kendilerine bırakmalıyız diye düşünüyorum. Çünkü profesyonelliğin kitabında, ya da medeni yaşamda; karşı taraf konuyu açmıyorsa ‘evlilik ne zaman?’, ‘kaça aldın?’ gibi sorular yakışık almaz...
|
02.02.2008
|
|
|
|
|
| |
Yazarın Eski Yazıları
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |